
Tıp Tarihine Damga Vuran Bir Hayat: İbn-i Sina
Çok hastalanan biri olarak bu günlerde yine hastayım ve her gün ilaç içiyorum. İçtiğim ilaçların bazen kısa süreli katkısı oluyor bazen hiç içmemiş gibi oluyorum. Hastaneye gitsem de yapılan işlemlerin katkısı değişkenlik gösteriyor lakin çoğu hastalık için iyi ya da kötü çözümler bulunuyor. Peki bu çözümler geçmiş yıllarda nasıldı? Bu tedavi yöntemlerinin çıkış noktası nedir? Teknolojinin gelişmediği eski dönemlerde mi daha iyi yöntemler vardı yoksa günümüzde mi? Bu sorulara cevap bulmak için öncelikle bu alanda önemli bir kişiyi tanımalıyız. Bu kişi Tıp ilminin gelişimine en büyük katkı sağlayan, Avrupa ve Asya da büyük yankı getiren: İbn-i Sina'dır. Hadi gelin biraz hayat hikayesine bakalım ve sorularımıza cevap bulalım.
Miladi 980 yılında (hicri 370-373 yılları arasında) Efşene köyünde dünyaya gelmiş. Oloğanüstü zekası sayesinde küçük yaşta dikkatleri üzerine çekmiştir. Önce hafız olmuş ve dil, edebiyat, akaid, fıkıh eğitimi almış. Hayat hikâyesinde bu dönemdeki hocaları arasında sadece Hanefî fakihi Ebû Muhammed İsmâil b. Hüseyin ez-Zâhid olarak söylense de özellikle dil ve edebiyat alanında Ebû Bekir el-Berkī’den ders aldığı sanılmaktadır. O kendini sadece bir alanda geliştirmemiş felsefe alanında da en iyi kişi olmuş hatta Batı’da genellikle Avicenna olarak bilinmekte ve “filozofların prensi” diye nitelendirilmekteydi. Ortaçağ âlim ve düşünürleri tarafından kendisine verilen “eş-şeyhü’r-reîs” unvanı ile de bilinir. Felsefeye olan merakının artması aslında bir nevi babası sayesindeydi. Aslen Belhli olan babası Abdullah, Sâmânî Hükümdarı Nûh b. Mansûr döneminde başşehir Buhara’ya yerleşmişti. İyi bir öğrenim gördüğü ve İsmâilî görüşleri benimsediği anlaşılan Abdullah, İsmâilî dâîlerle sürekli irtibat halindeymiş. Bu irtibat neticesinde evi felsefe, geometri ve Hint matematiğiyle ilgili konuların tartışıldığı bir merkeze dönüşmüştü. Kendisini bu tartışmaların içinde bulan İbn Sînâ erken denilebilecek bir çağda felsefî konulara âşinalık kazandı. Bu dönemlerde felsefe hakkında yeni şeyler öğrenip kendini geliştirdi. Bu alanda da kendini geliştirdikten sonra babasında ilk derslerini almış. Bu derslerin içeriği genellikle aritmetik, geometri vb. alanlar olmuş. İlerleyen süreçlerde babasının isteği üzerine Mahmûd el-Messâh’tan Hint aritmetiği dersleri almaya başlamış. Bu eğitimler onun üstün zekasıyla birleşince kendini daha da geliştirebilmiş. İbn Sînâ’nın bu eğitimlerden sonraki dönemi, onun hayatındaki en parlak ve aynı zamanda en çalkantılı yıllar olmuş. 16 yaşındayken tıpta otorite kabul edilip Buhara sarayında hekim olarak görev almaya başlamış. Bu yaşta bir kişinin saray hekimliğine yükselmesi, o dönemler için imkansız gibi bir şeydi. O dönemler biz yaşasaydık yine bu zorluk olurdu çünkü saraydaki kişilerin daha tecrübeli olması onlar için bir avantaj olurdu, sarayda sıradan kişiler kalmazdı bu yüzden canlarını veya tedavilerini genç birine emanet etmek istemezlerdi. Ancak erken yaşta sarayda hekimlik görevi alması onun olağanüstü zekâsı ve bilgisi sayesinde mümkün oldu. Buhara’daki Sâmânî hükümdarı Nûh b. Mansûr’un hastalığını tedavi etmesiyle saray çevresinde büyük bir saygınlık kazandı. Bu olay, İbn Sînâ’nın hem siyasi hem de bilimsel hayatında bir dönüm noktası olmuş. Bu olay, onun bilimsel otoritesini pekiştirdiği gibi siyasi çevrelerde de güvenilir bir isim olmasını sağladı. Ancak bu yakınlık her zaman huzurlu bir hayat getirmedi; saray içi çekişmeler ve tatsız olaylar nedeniyle zaman zaman sürgün edilmiş.
Hemedan’da Büveyhî hükümdarı Şemsüddevle’nin yanında hekimlik yapmış. Şemsüddevle’nin hastalıklarını tedavi ederek onun güvenini kazandı, fakat burada da siyasi çekişmelerden uzak kalamamış. Hükümdarın ölümü sonrası yaşanan karışıklıklar İbn Sînâ’nın hayatını zorlaştırmış; bir süre hapsedilip sürgün edilmiş. Buna rağmen bilimsel çalışmalarını sürdürmeye devam etmiş, hatta bazı eserlerini bu dönemde kaleme almış. İsfahan’a geçtiğinde ise daha huzurlu bir ortam bulmuş. Burada Kâkûyî hükümdarı Alâüddevle’nin himayesinde çalışmış. Bu himaye sayesinde eserlerini daha rahat bir şekilde yazabilmiş. Özellikle eş-Şifâ ve el-Kânûn fi’t-Tıbb gibi önemli eserlerini bu dönemde daha iyi hâle getirmiş. İsfahan’da yaşadığı bu sakin dönem, onun bilimsel mirasının en verimli yıllarını oluşturmuş. Hatta bazı dönemlerde hükümdarların danıştığı bir kişilik olmuş.
Eserleri arasında en önemlisi el-Kânûn fi’t-Tıbb'dır. Bu eser, Avrupa üniversitelerinde yaklaşık 600 yıl boyunca okutuldu ve tıp eğitiminin temel kitabı haline geldi. İçinde hastalıkların tanımı, belirtileri, tedavi yöntemleri ve ilaçların etkileri ayrıntılı şekilde yer alıyordu. İbn Sînâ burada ilaçların dozlarını ve yan etkilerini sistematik biçimde açıklayarak modern farmakolojinin temellerini attı. Felsefe alanında ise eş-Şifâ adlı ansiklopedik eseriyle mantık, fizik, matematik ve metafizik gibi alanlarda kapsamlı bir sistem kurdu. Daha özlü felsefi metinleri olan en-Necât ve İşârât ve’t-Tenbîhât onun düşüncelerini daha kısa ve yoğun biçimde aktardı. Ayrıca Farsça yazdığı Dânişnâme-i Alâî, bilimsel bilgiyi halkın anlayabileceği bir dilde sunması herkesin anlaması açısından önemliydi. Bu dönemde yaptığı katkılar Avrupa tarafından bir nevi çalındı. El-Kânûn fi’t-Tıbb 12. yüzyılda Toledo’da Latinceye çevrilmiş ve “Liber Canonis” adıyla Avrupa’da standart tıp kitabı haline gelmiş. Bu çeviri, eserin kimliğini bir ölçüde değiştirmiş. İbn Sînâ’nın adı çoğu zaman geri planda bırakılmış, hatta bazı baskılarda eserin asıl yazarı gibi Avrupalı çevirmenlerin isimleri yazılmış. Böylece eser, Avrupa’nın kendi bilimsel mirasıymış gibi sunulmuş. Rönesans döneminde bu haksızlık daha da belirginleşmiş. İbn Sînâ’nın sistematik tıp anlayışı, Galen ve Hipokrat geleneğiyle birleştirilerek Avrupa’nın “kendi geliştirdiği” bir bilimsel sistem gibi gösterilmiştir. Oysa Galen ve Hipokrat’ın metinleri dağınık ve eksik kalmıştı; İbn Sînâ onları düzenleyip sistematik hale getirmişti. Buna rağmen Avrupa’da “Galenik tıp” adıyla okutulan derslerde İbn Sînâ’nın eserleri anlatıldı. Bir diğer haksızlık ise İbn Sînâ’nın felsefi ve bilimsel düşüncelerinin Batı’da “Avicenna” adıyla anılmasıydı. Bu Latinceleştirme, onun kimliğini Doğu’dan koparıp Batı’ya aitmiş gibi göstermeye yöneltildi. “Avicenna” ismiyle onun İslam dünyasındaki kökleri gölgede bırakılmaya çalışıldı. Avrupa’da öğrenciler yüzyıllarca Canon Medicinae’yi okudu ama çoğu zaman bunun Buhara’da yetişmiş bir Müslüman bilginin eseri olduğunu bilmedi. Sonuçta İbn Sînâ’nın mirası Avrupa’da hem sahiplenildi hem de kısmen çarpıtıldı. Eserleri 600 yıl boyunca okutuldu, modern tıbbın temellerini oluşturdu ama katkıları çoğu zaman “Avrupa’nın kendi mirası” gibi gösterildi. Bu durum, Doğu’dan gelen bilginin Batı’da nasıl dönüştürülüp sahiplenildiğinin en çarpıcı örneklerinden biridir.
Tıp tarihine katkıları ise eşsizdir. Hastalıkların nedenlerini sadece mistik açıklamalarla değil, gözlem ve deneyle anlamaya çalıştı. İlaçların etkilerini sistematik biçimde sınıflandırdı ve tedavi yöntemlerini bilimsel bir zemine oturttu. Ateşin vücudun savunma mekanizması olduğunu fark etmesi, bulaşıcı hastalıkların yayılma yollarını gözlemlemesi ve ruhsal bozukluklar üzerine yaptığı çalışmalar onun ne kadar ileri görüşlü olduğunu gösterir. Geçmişle günümüzü karşılaştırdığımızda, eski dönemlerde tedavi yöntemleri daha çok gözleme ve deneyime dayanıyordu ve doğal yöntemlerle ilaçlar oluşturuluyordu. Çoğu zaman da doğal içerikli ilaçlar hastayı iyileştirebiliyordu. Ancak cerrahi müdahaleler oldukça riskliydi çünkü gelişmiş bir ortam veya araç bulunmuyordu. Buna rağmen İbn Sînâ gibi isimler sayesinde tıp bilimi ilerledi ve sistematik hale geldi. Günümüzde ise modern tıp teknolojinin desteğiyle ilaçların moleküler düzeyde etkilerini açıklayabiliyor, cerrahi yöntemler gelişmiş cihazlarla uygulanıyor ama ilaçlar konusunda bu pek söylenemez. Günümüzde bu sistemler geliştikçe ilaçlar daha da yapaylaşıyor ve bir hastalığı tedavi ederken yenisini ortaya çıkarabiliyor. Bu yüzden geçmişin ilacı,geleceğin teknolojisi.
Onun hayat hikâyesi bize şunu gösteriyor: Bilimsel merak ve gözlem, hangi çağda olursa olsun insanlığın ilerlemesini sağlar. İbn Sînâ, genç yaşta saray hekimliğine yükselmiş, hükümdarlarla yakın ilişkiler kurmuş, sürgünler yaşamış ama her koşulda bilim üretmeye devam etmiş bir deha olarak tarihe geçmiştir. Bugün kullandığımız tedavi yöntemlerinin kökleri, onun ve benzeri öncülerin attığı adımlara dayanıyor.
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın