
Vecihi Hürkuş – Tek Başına Bir İstiklal Savaşı: Gökyüzünde İlk Türk Kanatları ve Bürokrasinin Sınırları
Onun hikayesi sadece bir havacılık tarihi kronolojisi değil; bürokrasiye, imkansızlıklara, "yapamazsın"cılara karşı tek başına verilmiş bir modern zaman destanıdır. Bugün geriye dönüp baktığımızda, Vecihi Bey’in yaşadıklarında hem büyük bir gurur hem de boğazımızı düğümleyen derin bir hüzün buluruz.
Gökyüzüne sevdalanmak, Hezarfen Ahmed Çelebi’den beri bu toprakların genetiğinde var. Ama modern zamanlarda bu sevdayı bir çılgınlığa, ömürlük bir kavgaya dönüştüren tek bir isim sayın derseniz, duraksamadan aynı cevabı alırsınız: Vecihi Hürkuş.
Cepheden Cepheye Bir Ömür ve İlk Kanat Çırpışlar
1896 yılında İstanbul’da doğan Vecihi Hürkuş, aslında tam bir imparatorluk çocuğuydu. Hayatı, Osmanlı’nın en fırtınalı dönemine denk gelmişti. İçindeki uçma tutkusu öyle bir boyuttaydı ki, Yeşilköy’deki Tayyare Mektebi’ne girdiğinde henüz ilk gençlik yıllarındaydı. Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde kendini bir anda cephede buldu. Kafkas Cephesi’nde Ruslara karşı uçarken, Türk havacılık tarihinin ilk uçak düşüren pilotu unvanını aldı.
Ancak savaşın acı yüzüyle de erken tanıştı. Uçağı düşürüldü, yaralandı ve Ruslara esir düştü. Hazar Denizi’ndeki Nargin Adası’na sürgün edildi. Birçok insan için yolun sonu olabilecek bu esaret, Vecihi’nin karakterindeki o inatçı damarı ortaya çıkardı. Adadan yüzerek kaçtı, İran üzerinden yürüyerek Erzurum’a ulaştı ve yeniden vatan toprağına ayak bastı. Onun için uçmak, nefes almakla eşdeğerdi; duramazdı.
Kurtuluş Savaşı başladığında ise adeta göklerde bir efsaneye dönüştü. İnönü’de, Sakarya’da, Büyük Taarruz’da derme çatma uçaklarla, kanatları patiska bezinden kuşanmış tayyarelerle düşmana kök söktürdü. TBMM tarafından üç kez takdirname verilen tek kişi oldu ve kırmızı şeritli İstiklal Madalyası ile onurlandırıldı.
"Yapamazsın" Duvarına Çarpan Bir Deha: Vecihi K-VI
Savaş bitmiş, Cumhuriyet kurulmuştu. Herkes bir nefes alıp köşesine çekilmeyi beklerken, Vecihi Hürkuş için asıl savaş yeni başlıyordu: Üretim savaşı.
Vecihi Bey, sadece iyi bir pilot değil, aynı zamanda dahi bir mühendisti. Türkiye’nin kendi uçaklarını üretmesi gerektiğine inanıyordu. Ganimet olarak ele geçirilen Yunan motorlarından ve her yerden topladığı hurda parçalardan, 1924 yılında İzmir’de ilk Türk uçağı olan Vecihi K-VI’yı imal etti.
İşte ne olduysa bundan sonra oldu. Uçağı uçurabilmesi için bir sertifika, bir izin gerekiyordu. Ancak dönemin bürokrasisinde bu izni verecek, uçağın teknik yeterliliğini ölçecek tek bir uzman bile yoktu. Aylarca bekledi. Sonunda heyetteki bir yetkilinin ağzından o meşhur, insanı kahreden sözler döküldü: "Vecihi, biz sana bu lisansı veremeyiz. Çünkü aramızda uçağını kontrol edecek kalifikasyonda kimse yok. Eğer uçağına güveniyorsan atla, uç, bizi de kurtar."
Vecihi Bey ne yaptı dersiniz? Uçağına bindi, havalandı ve kusursuz bir uçuş gerçekleştirdi. Peki ödülü ne oldu? İzinsiz uçtuğu gerekçesiyle ev hapsi ve maaş kesintisi cezası aldı. Bu haksızlık karşısında istifa etti. Bu olay, Türkiye’nin havacılık tarihinin yönünü değiştiren ilk büyük kırılmadır.
Yılmayan Bir Ruh: Vecihi XIV ve Gökyüzü Okulu
Bürokrasinin çıkardığı engeller onu durdurmaya yetmedi. 1930’da Kadıköy’de bir keresteci dükkanını kiralayarak üç ay içinde ikinci uçağı Vecihi XIV’ü yaptı. Yine aynı duvarla karşılaştı: Türkiye’de uçuş sertifikası verecek merci yoktu.
Vecihi Hürkuş bu kez pes etmedi. Uçağı söktü, tren vagonuna yükledi ve Çekoslovakya’ya götürdü. Prag’da uçağı tekrar monte etti. Çek yetkililer uçağı inceledikten sonra hayran kaldılar ve uluslararası uçuş müsaadesini verip altına şu notu düştüler: "Muazzam bir fenni başarı." Vecihi Bey, Avrupa semalarında kendi yaptığı uçakla uçarak Türkiye’ye geri döndü.
Onun derdi sadece kendisi değildi; bu topraklarda bir ekol yaratmak istiyordu. İlk sivil havacılık okulunu (Vecihi Sivil Tayyare Mektebi) kurdu. İlk Türk kadın pilotu Bedriye Tahir Gökmen’i yetiştirdi. Türkiye’nin ilk sivil havayolu şirketi olan Hürkuş Hava Yolları’nı kurdu. Ancak ne acıdır ki, kurduğu şirketin uçaklarına sabotajlar yapıldı, uçuş izinleri iptal edildi, borç batağına sürüklendi.
Bir Dehanın Sessiz Vedası
Hayatının son yılları borçlarla, hacizlerle ve elinden alınan uçakların hüznüyle geçti. 1969 yılında, Ankara’da Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde gözlerini hayata yumduğunda, cebinde neredeyse hiç parası yoktu. Gökyüzünü fetheden, bu ülkeye kanat takmak isteyen adam, adeta yokluk içinde vefât etti. Tam da o günlerde, insanlık Ay’a ayak basmak üzereydi; ne garip bir tezat...
Bugün Vecihi Hürkuş’u düşündüğümde, aklıma sadece bir havacı gelmiyor. Aklıma; vizyonu yaşadığı çağın fersah fersah ilerisinde olan, ama kendi ülkesinin hantal bürokrasisine ve vizyonsuzluğuna kurban edilen bir aydın geliyor.
Eğer bugün yerli İHA'lardan, uydulardan, milli uçak projelerinden bahsediyorsak, o projelerin her bir vidasında Vecihi Hürkuş’un kırık kalbinin ve dökülen alın terinin payı vardır. O, bu ülkenin gökyüzündeki ilk ve en hür kuşuydu; kanatlarını kırdılar ama ruhunu asla teslim alamadılar.
Yorumlar (0)
Yorum yapmak için giriş yapın